21 Şubat 2011 Pazartesi

Köşe Bucak Gökyüzü


Sabancı Üniversitesi lokomotif olmuş bu etkinliğe, geçen yıl bir arkadaşım katılmıştı ve bu yıl da tekrar yapıldığını öğrendiğimde adımı yazdırdım. İyi ki de yazdırmışım. Sabah 8'de servise binip Tuzla'ya gidiyoruz. Derslerin verileceği dersliğin kapısında bir catering grubu kahve kokularıyla karşılıyor bizi. Derse geçerken dersliğin akustiğinin ve ışığının çok iyi ayarlandığını farkediyorum, öyle ki astigmat olduğumu saatler sonra hatırlıyorum. İlk olarak bu programın ne olduğunu anlatıyor Mehmet Ali Alpar ve Ersin Göğüş Hocamız da Bilim Eğitiminde Astronomi Projesi'nin ne olduğunu ve neden önemli olduğu hakkındaki sunumunu yapıyor.Bu sunumlar sırasında hocalarımız yararlı olabilecek birçok internet sitesinin adresini veriyorlar. Bunların bir kısmını buradan bulabilirsiniz. Bunlara ek olarak kendisi bir fen öğretmeni olan Kenan Okan'ın web sitesi olan www.kenanokan.com ayrıca www.galileoteachers.org adresinden de Galileo Elçileri'nin Dünya çapındaki etkinliklerini takip edebilirsiniz. www.worldwidetelescope.org adresinden ise gökyüzünden alınmış imajlar var. 
     Kahve arasından sonra bir gök atlasının nasıl kullanılacağını anlatıyor Şirin Çalışkan ardından enlemlere göre hazırlanan bu gök atlaslarının bir de digital versiyonu olduğu ve daha geniş çaplı gök bilgisi ya da vizyonu elde etmemizi sağlayan bir program olan Stellarium'u anlatmak üzere Zeynep Avcı ve Arif Bayırlı karşımıza geliyor. Programın beni en çok etkileyen kısmı oldukça profesyonel olmasına karşın ücretsiz olması ve gündüz vakti atmosfer olmasa gökyüzünün nasıl gözükeceğini gösterebiliyor olması. 
     Yemek arasından sonra  Ünal Ertan Gökyüzünde Hareket sunumunu yapıyor ve dünden bugüne Astronomi tarzı bir dersle karşımızda... Takiyüddin'in III. Murat zamanı (1575) Tophane Rasathanesi'ni kurmasını fakat1577'de geçen kuyruklu yıldız ve 1578 yılındaki Veba salgınından sonra uğursuz sayılıp yıkılmasından bahsediyor bunun üzerine de Sayın Erdal İnönü'nün Üçyüz Yıllık Gecikme adlı kitabını da zikretmeden geçmiyoruz elbette. 
     Bu dersin ardından bir drama çalışması yapmak üzere bahçeye çıkıyoruz ve dünyanın eğikliğinden tutun da Güneş'in dönmesine, Yaz-Kış dönümüne, Boğa-Kova-Terazi gibi yıldız takımlarının yerleştirilmesine kadar her şeyi dramatize etmeye çalışıyoruz ki eğer bir Galileo Elçisi olmaya karar verirsek çocuklara bunları daha etkili biçimde anlatmayı başarabilelim. 
     Soğukta dramamızı yapıp uykumuzu açtıktan sonra tekrar içeriye dönüyoruz mutlu mesut ve Atakan Gürkan hocamızın samimi ders anlatımına bırakıyoruz kendimizi. Gün içindeki en yoğun ders olmayı da başarıyor bu saat, zira kabullenme olan fakat kanuncasına bize yedirilmiş bilgileri düzeltmeye çalışıyor hocamız. Bu derste aldığım notları yazmayı düşündüm fakat bu etkinliğe ev sahipliği yapan hocamız Defne Üçer yapılan sunumları internete koyacağına söz verdiğinden bunların linklerini o ekledikten sonra eklemeye karar verdim.              Dersler sona erdikten sonra Gökyüzü Gözlemi'ne sıra geliyor fakat hava bulutlu olduğu için gözlemimizi Celestia ve Stellarium üzerinden yapmak zorunda kalıyoruz ki değişik diyaloglarla şenleniyoruz. Bunlardan biri Zeynep Avcı'nın "Ay'ı doğduralım" demesi diğeri ise bir arkadaşımızın program hakkında "Mesela Güneş'i görmek istiyoruz, Güneş'i görebileceğimiz konuma gidebiliyor muyuz?" diye sorması üzerine Arif Bayırlı'nın ARA çubuğuna Güneş yazarak Enter'a basmasının ardından "Yerin dibine götürüyor bizi" demesi. Bu dersin slaytı olmadığı için burada verilen "Kadir" bilgisini yazmak istiyorum buraya. Kadir, yıldızların parlaklığını belirtmek üzere Vega referans olarak alınarak oluşturulmuş sistemdir.
      Yazışmalarda okuduğumuz Defne Üçer isminin karşımıza bir asistan olarak çıkmasını beklerken bir hocayla karşılaşmak beni epeyce şaşırttı, Defne Hocanın bizimle bizzat ilgilenmesiyle gururumuz okşanmadı desem yalan olur herhalde. Sabancı Üniversitesi bizi çok iyi ağırladı ayrıca, çok misafirperverler; bizleri memnun etmek için her anlamda ellerinden geleni yaptılar. Bir sonraki toplantıyı iple çekiyorum.



11 Şubat 2011 Cuma

Kayıp Sembol

     Birçoğunuzun okumuş olabileceği bu kitabın kaydını bu kadar ertelediğim için özür dilemek istiyorum öncelikle. Birkaç kişiden duyduğum Dan Brown'ın randımandan düştüğü yolundaki yorumlara katılmıyorum, bence sadece biraz yazım tarzını değiştirmiş. Şöyle ki:

     Eskiden hikayeye, olaya ilk sırayı verip yanında bilgi verirken bu kez bilgi kısmına daha çok ağırlık vermiş. Masonluk hakkında birçok şey öğrenebileceğiniz romanda tıpkı Dan Brown'ın daha önceki kitaplarında yaptığınız gibi her şeye inanmamanızı da tavsiye ederim zira hikaye daha can alıcı olsun diye bazı mitleri de ekleyebiliyor. Eğer olaya odaklı bir okuyucuysanız siz de yazarın eski kitaplarının daha güzel olduğunu söyleyenlerden olacaksınız, "Kitap her şeye rağmen bir şeyler öğretmeli." diyenlerdenseniz bunu daha çok seveceksiniz.

     Yazar Türkiye'ye geldiğinde Güneri Cıvaoğlu'yla yaptığı röportajda ülkemizden çok etkilendiğini ve son kitabında İstanbul'a mutlaka yer vereceğini söylemişti; hayal kırıklığına hazır olun çünkü romanda yer alan İstanbul, Kartal Soğanlı Cezaevi'nden ibaret. Ama belki yeni kitabı İstanbul'da geçer de şehrin hakkını ziyadesiyle verebilir, özellikle Melekler ve Şeytanlar'da okuduğumuz Vatikan'ı aratmayacağını umuyorum o zaman.
     Okurken yaptığım tahminlere gelince, kitabın en büyük sürprizini doğru tahmin ettim fakat siz bana aldırmayın çünkü benim okumadığım polisiye-macera-cinayet tarzı roman çok azdır ve her şeye rağmen gözlerimi pörtleterek şaşkınlıkla okuduğum paragraflardan da bolca var Kayıp Sembol'de.

İçimdeki Katil

Karım, aşığı, kardeşim ve ben...
Orijinal adı Two-Way Split olan kitaba başladığımda bırakmayı düşünmüştüm aslında ki kolay kolay bunu yapacak biri değilimdir fakat kitaplara küsmeyi gerçekten beceremiyorum sanırım ki içimden geçen tüm "Yeter artık küfretmeyin" tarzı cümlelere rağmen devam ettim ve iyi ki de etmişim.
İskoç yazar Allan Guthrie karakterlerinde kullanmaktan çekinmediği kaba konuşmalara rağmen gerçekten çok iyi bir yazar. Özellikle kitabın son sayfalarını nefessiz okudum diyebilirim zira örneğini Türkçe olarak bulmak gerçekten zor. Bu şaşkınlığımın ardından yazar hakkında yaptığım araştırmadan sonra kitabın 2001'de CWA(Crime Writers' Association) Debut Dagger ödülünü aldığını, 2007'de ise Theakston's Old Peculier tarafından yılın cinayet romanı seçildiğini öğrendim. 

Kitabın sırtındaki özeti ve fiyatını görmek için tıklayınız.

31 Ocak 2011 Pazartesi

Kağıt Roket

      Aslında bunun yapım aşamasından başlasam daha hoş olacaktı sanırım ama yapması oldukça zahmetli ve kirli bir iş olduğundan gerçekten buna gönül vermiş biriyseniz hakkını verebileceksiniz, zira örneğin “120ºye yakındır bu kanatların açısı, uygundur” diyerek özen göstermediğiniz kanatlar irtifa kaybetmenize sebep olacaktır, ben bu konuda simetri takıntım sayesinde sorun yaşamadım. Sonuç olarak yapmak istediğinizde bizim gibi NASA’nın web sitesine başvurunuz çünkü ben anlatmaya başladığımda kirlettiğim pantolon ve sıklıkla zımparalamak zorunda kaldığım parmaklarımdan bahsedeceğim ki kötü etkilenebilirsiniz.
      Yapımında aydinger kağıdı ve balsa ağacı gibi hafif malzemeler kullandığım için roketin toplam uzunluğu 64cm. iken ağırlığı içindeki irtifa ölçen cihaz ve 5N’luk motorla birlikte 34gr. idi.
      Atışı Koşuyolu ve Altunizade arasında kalan bir kamp alanında yaptık. Roketi rampaya yerleştirdikten sonra geri sayım başladı: 5,4,3,2,1, fire… Atışın video kaydını alan arkadaşım yerden çekilen her video gibi yalnızca rampadan kalkışı görüntüleyebilmişti. Daha evvel deneme atışı yaparken rüzgar nedeniyle Çamlıca tepesine gönderdiğimiz roketle aynı kaderi paylaşmasını istemediğimiz için paraşütünü parçalamış olmamıza rağmen yere inerken oldukça yol katetti ve içindeki cihazı kaybetmek istemediğimiz için aramalar başladı. Yaklaşık 15 dakika sonrasında bir ağacın yüksek bir dalında bulduğumuz roket bir grup Fizikçi tarafından uzun uğraşlar sonucunda düşürüldü. Bir heyecan boynu kırılıveren roketin içinden çıkan cihazda okunan irtifa: 167m.
      Ardından elimde o boynu kırık roketle nasıl eve geldiğimi; insanların bana bakışını ve gördüğüm tepkileri anlatmayacağım…

24 Ocak 2011 Pazartesi

Body Worlds Istanbul

     Daha sonbaharda gitmiş olmama rağmen fikirlerimi bugün Avea'dan gelen smsle birlikte sunmaya karar verdim. Bildiğiniz gibi sergi süresi 27 Mart'a kadar uzatılmıştı yoğun istek üzerine. Bugün öğrendiğim şey ise "BODY" yazıp 5060'a yolluyorsunuz ve %50 indirim kodunuz anında size ulaşıyor. Reklam gibi oldu fakat bilet fiyatları yüzünden gitmeyi sürekli erteleyen arkadaşlarım için mükemmel bir fırsat olacağına eminim.

     Sergiye gelirsek; vücutların gerçek olmasından dolayı kokacağını ya da kokmasa bile tiksinti duyacaklarını ifade edenlere karşın ben böyle bir şeyle    karşılaşmadım zira ilkokul çocukları bile "tiksinti" konusunda umarsızca dolaşıyorlardı içeride. Sergide tüm vücudunuzun farklı dokularını, farklı bedenler üzerinde ayrı ayrı sergilemişler; kaslar, kemikler, organlar, damarlar... Hepsi ayrı ayrı. Eğer Biyoloji derslerinizde neyin nerede olduğunu ve nasıl bir şekle şemale sahip olduğunu kafanızda tam yerleştiremediyseniz tam size göre bir yer. Ayrıca en çok dikkatimi çeken çalışmalardan biri rahim içindeki ufacık bebek olmuştur. İnsanın oluşumunu ve gelişimini gözler önüne seriyor olması sergiyi ayrı bir çekici hale getiriyor, zigot evresinin üstünden 2 hafta geçmiş bir insan bedeninden(et parçasından) artık kamburu çıkmış yaşlı bir amcaya kadar her nesilden insan sizin onlara misafir olmanızı bekliyor. Sadece insan mı var sandınız? Çok yanıldınız öyleyse. Çünkü içeride damarlarlarıyla karşımızda olan bir tavşan, bir horoz ve iki güvercin var; binicisiyle birlikte bir katana ve de bir zürafa.

     Benim şahsi fikrim olarak gerçek gözlerin size bakıyor olması sizi rahatsız edebilir, ayrıca bedenlerin çoğunun erkek olmasından ya da çıplak oldukları fikrinden de rahatsızlık duyabilirsiniz ancak ben vücutların derileri olmadığı için çıplak bile sayılamayacaklarını düşündüm ve bu noktada rahatsızlık hissetmedim zira belli bir zaman sonra onların eskiden bir ruhu olduğu düşüncesinden sıyrılıyorsunuz. Ama sizden ricam eğer sigara içen bir bedenseniz oradaki "karaciğerli" bedenlerden lütfen rahatsızlık duyun.
     Çıkmadan önce internette araştırma yaparken gördüğüm ve gidip karşı karşıya kalmak için can attığım parçalardan birini göremeyince görevliye soruyorum "Hamile bir kadın vücudu vardı içindeki bebekle birlikte, gezmediğim bir alan mı kaldı acaba sergide?" diye, Türklerin kaldırabileceği bedenlerin getirildiğini ifade ediyor. (Bahsettiğim beden alttadır.)
     Konuyla ilgili daha serginin geldiği ilk ayda gidip orada projenin danışmanıyla konuşan arkadaşım Şükran Çifci'nin yazısına ulaşmak için linke tıklayın ve Mart 27'den evvel Karaköy'e mutlaka uğrayın. :)

Cinayet Bahane

     Kitapta yeni atanılan bir polis memurunun üstünde dönüyor aslında hikaye, her ne kadar ara ara karşımıza çıkan günce yaprakları olsa da "bir kadın polis"in hayatına saplanıyorsunuz, geçmişi, şimdiki duyguları ve durum hakkındaki analizlerden bağlandığımız duyguları yine. Genel anlamda Simon Serrailler beklemekten (kapakta dedektifimizin o olduğu yazılı) yoruluyorsunuz; daha çok ikinci plana itilmiş, ana karakter olmaktan çok çok uzak. 
     Aslında bir seri cinayet fikri olarak güzel, özgün bir şey olmuş, bu bir polisiye çöplüğünde istenen bir şey fakat romanı bir kadının yazdığı fazla aşikar; bir de kitabı bir kadın çevirince duygu çamuruna batıyorsunuz ki bu da polisiyede istenmeyen bir şey. En sonunda şaşkınlıklarınıza okuduğunuz onlarca sayfanın sonuçsuz kaldığını farkediyorsunuz ki gerçekten çok rahatsız edici. Evet iki günde bitirdiğimi itiraf etmeliyim, beklemediğim şeyler de oldu fakat yine de vasat bence.

13 Ocak 2011 Perşembe

Eyyvah Eyvah 2


     Kendisini bugün AFM Fitaş 4. salonda izledim ve nereden başlasam pek bilemedim. Sanırım önce salondan başlayacağım ki eski tip dümdüz bir salondu, içeriye girdiğimde "Yayla gibi" benzetmesi yaptım ve beni duyanlar tebessümle onaylamadan geçemediler. R sırasından izlemeye çalıştığım filmden önümdeki seyrek saçlı başın parlamasından korkmamdan sebep zevk alamayacağımı düşünmüştüm, intibah buydu... Reklamlar bittiğinde maalesef makinistin gazabına uğrayıp yaklaşık 7 dakika boyunca ışıklar açık izlemek zorunda kaldık. Sonra arkamda oturan bir bayan duruma daha fazla dayanamayarak müdahale etti ve ışıkların nihayet kapanmasıyla filme adapte olabildik ziyadesiyle.
     Filme gelince, ilkini izlemediğimi belirterek söylemeliyim ki bunun eksikliğini pek hissetmedim. Etrafımdaki insanlar sadece Trakya ağzıyla söylendiği için bazı şeyler gülmüş olsalar bile belki de benim Trakyalı olmamdan kaynaklı pek gülmedim bu sebepten, fakat gerçekten eğlendiğimi itiraf etmeliyim. İzleyiciyi çok sıkmayan, espri yapmak için çok zorlama şeyler kullanmayan bir komediden beklenen hafiflikte bir film olmuş. Olmuş... Gidiniz, tavsiye ederim.