19 Mart 2011 Cumartesi

Frida Kahlo&Diego Rivera

     Kaçırmak üzere olanlar için güzel haberle başlayayım, sergi 27 Mart Pazar akşamına kadar uzatıldı. Ben geçtiğimiz Çarşamba günü Pera Müzesi'ndeydim ve o günün "öğrenciye beleş" olduğu müze politikası yüzünden içerisi tam bir ana baba günüydü. Resimlere uzun süre bakmayı, sindirmeyi severim fakat arkamda yığılan kalabalık yüzünden bu pek mümkün olmadı. Üstüne üstlük bir de Frida Kahlo hakkındaki filmi izleyip de yalan yanlış yorumlamış teyzelerin sağdan soldan duyduğum konuşmalarıyla biraz irite oldum. İnkar etmeyeceğim. O yüzden Çarşamba gününü tercih etmemenizi tavsiye ederim.
     Ben Frida'yı Rivera'dan daha yetenekli ve yaratıcı buluyorum ki sanırım birinin ismini diğerinin soy ismini kullanmamdan Frida'nın daha samimi olduğunu düşündüğüm fikrine kapılabilirsiniz, haklısınız. Bir kadın iç dünyasını elinde fırça, kalem, boyayla bize yansıtıyor ve bunu gerçekten ziyadesiyle başarıyor. O yüzden sergiyi anlatırken Frida odaklı konuşmaktan alıkoyamayacağım sanırım kendimi.
     İçerideki resimlere gelirsek, Gelman koleksiyonunun parçalarından toparlanan sergide en sık rastlanan tür Frida'nın otoportreleri. Tüm sergi düşünüldüğünde Frida denildiğinde akla ilk gelen Dorothy Hale'in İntiharıİki FridaMiscarriage in DetroitWhat the Water Gave Me eserleri yok belki ama gerçekten Frida'yı hissedeceğiniz birçok parça orda. Bunların dışında babası bir fotoğrafçı olduğundan, onun çektiği fotoğraflarla; ayrıca New York'ta çekilmiş başka fotoğraflarıyla da karşılaşabileceğiniz; kendisini canlı olarak birçok karede görme şansı elde edebileceğiniz sergide otoportrelerinde resmettiğinden daha güzel bir kadın olduğuna siz de ikna olacaksınız.
     Ben son olarak belgeseli izledim. Evet, içeride bir de "Frida'nın Yaşamı ve Ölümü" adlı yakın dostlarının ağzından Frida temalı bir belgesel var. Eğer kendisiyle ilgili fazla bilginiz yoksa, pek tanımıyorsanız, onu yalnızca bir Meksikalı aktivist sanıyorsanız resimlerini görmeden evvel o videoyu izlemenizi tavsiye ederim. Zira onu tanımadan resimlerini anlamak bazen zor olabilir. Çünkü hayatının, acılarının, özlemlerinin yansımasını aktarıyor tuvaline...






18 Mart 2011 Cuma

Çarlık Rusyası'ndan Sahneler

     Aylardır sergilenen bu parçaları ancak görme fırsatı bulabildim ki birkaç güne kaldırılacak zaten. Annemin gazetede bulup Ivan Şişkin resimlerine olan hayranlığı dolayısıyla burnuma dayadığı mürekkep kokan o üçüncü kalite kağıttan sonra özellikle onun yoğun isteği üzerine oradaydım. İyi ki de anlata anlata bitirememiş, zira ben de kısa tutmak istememe rağmen çok şey anlatmak istiyorum.
     Sergide beni en çok etkileyen tabi ki özellikle portrelerde vuruculuğunu arttıran gerçeklikti, sanki bir fotoğrafa dahi değil de bizzat o kareyle karşı karşıyaymışsınız gibi; gözlerinizin içine bakan insanlar, karşınızda uzanan yemyeşil bir orman, alev alev yanan evler... Beni en çok etkileyen parça galiba birçokları gibi Ilya Repin'in "What An Expanse-1903" (solda) parçası oldu ki o kirli denizin içinde bana hissettirdiği şahlanan özgürlük fikriyle beni benden aldı. Zamanın Rusya'sını betimlemek için mükemmel bir ide...

     Aslına bakarsanız her şeyi bana bıraktığınızda ben bütün resimlerin fotoğraflarını burada yayınlamaya kalkacağım ki bu çok etik olmayacağı gibi araya objektifin soğukluğu girdiğinden aynı etkiyi göremeyip benim etkilendiğim kadar etkilenemeyeceksiniz. Mesela sağdaki resim Vasily Maximov'un "Blind Master (1884)" adlı eseri ki ustanın gözlerindeki o boş bakışların sorumluluk bilinciyle doluşunu naparsanız yapın bire bir karşılaştığınızdaki gibi göremiyorsunuz.
     İçinizi karartmak gibi oluyor belki ama serginin neredeyse tamamı acı ve sefalet dolu; öyle ki insan olan her resimde biraz hüzün, biraz isyan, biraz pişmanlık var. Mesela Nicolai Bogdanov'a ait  "At the Doors of a School" (solda) adlı bu eserde kapıdaki çocuğa bakarken göremediğiniz o belki de çamura bulanmış o bembeyaz yüzünden boncuk boncuk yaşların süzüldüğünü hissedebilirsiniz. Benzer şekilde hemen üstteki küçük fotoğrafa tıklarsanız fotoğrafçasına derken ne demek istediğimi belki de daha iyi hissedebileceğiniz Nikolay Kasatkin'e ait "Orphaned(1891)" eserini göreceksiniz ki ben bu resimlerin bir arada sunulduğundan mıdır bilinmez tüylerim havada gezdim o kısmı. 
     Son olarak göstermek daha doğrusu yayınlamak istediğim parça ise Grigory Sedov'un resimdeki kumaşların hem cinslerini hem de yumuşaklıklarını, katlarını ve de insanların aklından geçenleri bize adeta hissettiren, gösteren ve okutan eseri "Ivan the Terrible admiring Vasilisa Melentieva" olacak. Ayrıca Çarlık Rusyası'ndan Sahneler sergisi için Pera Müzesi tarafından bastırılan broşür için tıklayınız. Son broşürler bittiğinden danışmada bulamadım ben.
Israrla yayınladığım eserlerin dışında not aldığımız birçok eser oldu:
Nikolay Koşelyev-Music Lessons(1865)
Kapiton Zelentsov- Painter Pyort Vasilyevich Basin's Studio (1883)
Vladimir Makovski- Bank Crash
                             -Father in Law(1888)
Abram Arhipov-on the Volga River (1889)
Mikhail Nesterov-Church Going Bell
Nikolai Sverchkov-Travellers (1865)
                            -Horses and Borzois Cought in a Snow Storm (1870s)
Ivan Şişkin-Palm Forest
                -Sunnyday Brook in Birch Forest(1883)
                -Before a Storm
Ivan Endogurov-Start of Spring (1885)
Ivan Pelevin-Firstling(1888)
Konstantin Makovski-Reaper(1871)
Leonid Solomatkin-Fire in the Countryside(1870s)
Akim Karneyev-An Unequal Wedding(1866)
Karl Lemokh-New Acquaintance (1885)
                    -Summer(with Congratulations) (1890)
Alexei Korzukhin-Crust of Bread(1890)
Ilya Repin-Barge Haulers on the Volga(1870-1873)
Valery Jacobi-Serene holiday of a beggar(1860)
Konstantin Savitsky-Dark People(1882)

1 Mart 2011 Salı

Buluşma Yeri

N'aparsam yapayım, ne dersem diyeyim bu oyuna anlatmak için hep eksik hep yetersiz kalacak... Söz konusu Koveçevic olduğunda kelimeler kifayetsiz gerçekten.
     Buluşma Yeri, Kovaçevic'in üçlemesinin ikinci oyunu. İlki olan İntiharın Genel Provası'nı görmüş olmama rağmen henüz size aktarma fırsatım olmadı. Fakat itiraf etmeliyim ki bundan çok daha fazla etkilendim. Oyunun başlamasına 5 dakika kala kapıdan giriyorum ve kulağıma çalınan orkestra sesiyle ambale olmuş bakışlarla çok geçmeden kendimi bir düğünün ortasında buluyorum. Öyle ki cebimden telefonumu çıkarıp fotoğraflarını çekmeyi bile akıl edemiyorum.
     O düğünle birlikte salona giriyoruz şen şakrak, karşımızdaki sahne tasarımı arkeolojik buluntulara meraklı beni mest ediyor. Bizi karşılayan düğün arkada devam ederken silahlar patlıyor, önde ise hasta yatağındaki Profesör hakkındaki konuşmalara savaş hakkındaki yorumlar katılıyor ve... Gerisini anlatmak istemiyorum pek zira gidip görün istiyorum.
     Sezai Aydın'ı küçüklüğümde Kaynanalar'da izler ve samimi ya da çocuk aklıyla sevimli bulurdum. Şimdilerde Yahşi Cazibe'de Bay Hayatta Üç Şeyden Nefret Ederim nam-ı diğer Hulusi Bey yılların tecrübesini bence pek yansıtamıyor, öyle ki Bora Seçkin almış başını yürümüş bu oyunda sonrasında da Selçuk Soğukçay; oyunu referans alırsak Savskiler... Yanko Savski'nin ilk perdenin sonunda söylediği etinize batan cümleler gerçekten canınızı yakıyor: "Bugün dünyada her saniye açlıktan bir insan ölüyor. Tıp hiçbir zaman tedavi edilemeyecek en tehlikeli ve modern dünyanın ölümcül hastalığının 'açlık' olduğunu kabul etmeyecek. Kabul etmez. Çünkü ilaç, o hastalık konusunda susmaları için para verenlerin elinde."
     Buluşma yeri; sonsuzluk yeri aslında, nerede olduklarını bilmeyen ama oradan kurtulmak isteyen, yaşarken bir şeylerin kıymetini bilememiş ve hayatta olanların aynı şekilde yaşadığını bilerek azap çeken, tabutlarını sırtlarında taşıyanların yeri... Zincirlerini boyunlarında taşıyanların yeri... "Ölümden önce hayat var mıydı?" diye soranların yeri...
     Aslında oyun tam bir denge içinde; gülmek istiyorsanız, ders çıkarmak istiyorsanız, dram görmek istiyorsanız hepsini herhangi birinin diğerine üstün geldiğini hissetmeden görebileceğiniz bir oyun. Ama benim aklımda kalan en net cümle şu oldu: "İnsanlık tarihi ölülerin tarihidir aslında..."
     Buluşma yerindekilerin hep bir ağızdan söyledikleri şarkı da çok çarpıcı, sizin için bulup yapıştırıyorum, çünkü ne ezberleyebildim ne de ordayken tam olarak seçebildim bazı kelimelerini:
kiraz açar bayırlarda
artık ilkbahar da yolda
her şey aynı memlekette
her şey aynı ülkemde
sadece ben yokum artık


asma yeşillenir ince ince ince

eski damı sarar o güzelce o güzel



kiraz açar bayırlarda

artık ilkbahar da yolda
her şey aynı memlekette
her şey aynı ülkemde

23 Şubat 2011 Çarşamba

Sanctum


     Şu afişi gördüğünüzde gerçekten güzel bir şey bekliyorsunuz, gözünüzde 3D gözlükleriyle suyun altında nefessiz kalma korkusu yaşamadan fink atacağınızı sanıyorsunuz. Ama öyle olmuyor maalesef, ne Titanic'teki epik senaryoyu buluyorsunuz ne de Avatar'ın ilk kez gördüklerinizi göstermesini... Sanctum, bana göre The Cave ve Poseidon filmlerinin basit bir karması gibi olmuş. Yaşlı çocuk tanrıyı oynar, zengin çocuk şımarıklık yapar, kadınların saçı uzundur, küçük çocuk önce ergenlik yapar sonra büyür ama filmde bir silah varsa mutlaka patlar. O diş parlıyorsa filmin sonunda yaşamak veya ölmek ona bağlıdır ya da bu filme göre konuşursak... 

     3D'ye para verilir mi diye tartışmaya gittim bir yandan bu filme, the Saw izlerken üzerime yağan organlar yüzünden pek test etmeye fırsatım olmamıştı ama anladım ki hiç gerek yok, yakındaki insanların öndeki bir karton manken gibi gözükmesinden fazlası değil çoğu zaman. Bir de gözlükler gördüklerinizi kararttığı için alabileceğiniz zevki de kısıtlıyor bir bakıma. Sonuç olarak sinemada izlemeye değmeyecek bir film, evde de izleyecekseniz sona bırakacaklarınız arasına almanızı tavsiye ederim.

21 Şubat 2011 Pazartesi

Köşe Bucak Gökyüzü


Sabancı Üniversitesi lokomotif olmuş bu etkinliğe, geçen yıl bir arkadaşım katılmıştı ve bu yıl da tekrar yapıldığını öğrendiğimde adımı yazdırdım. İyi ki de yazdırmışım. Sabah 8'de servise binip Tuzla'ya gidiyoruz. Derslerin verileceği dersliğin kapısında bir catering grubu kahve kokularıyla karşılıyor bizi. Derse geçerken dersliğin akustiğinin ve ışığının çok iyi ayarlandığını farkediyorum, öyle ki astigmat olduğumu saatler sonra hatırlıyorum. İlk olarak bu programın ne olduğunu anlatıyor Mehmet Ali Alpar ve Ersin Göğüş Hocamız da Bilim Eğitiminde Astronomi Projesi'nin ne olduğunu ve neden önemli olduğu hakkındaki sunumunu yapıyor.Bu sunumlar sırasında hocalarımız yararlı olabilecek birçok internet sitesinin adresini veriyorlar. Bunların bir kısmını buradan bulabilirsiniz. Bunlara ek olarak kendisi bir fen öğretmeni olan Kenan Okan'ın web sitesi olan www.kenanokan.com ayrıca www.galileoteachers.org adresinden de Galileo Elçileri'nin Dünya çapındaki etkinliklerini takip edebilirsiniz. www.worldwidetelescope.org adresinden ise gökyüzünden alınmış imajlar var. 
     Kahve arasından sonra bir gök atlasının nasıl kullanılacağını anlatıyor Şirin Çalışkan ardından enlemlere göre hazırlanan bu gök atlaslarının bir de digital versiyonu olduğu ve daha geniş çaplı gök bilgisi ya da vizyonu elde etmemizi sağlayan bir program olan Stellarium'u anlatmak üzere Zeynep Avcı ve Arif Bayırlı karşımıza geliyor. Programın beni en çok etkileyen kısmı oldukça profesyonel olmasına karşın ücretsiz olması ve gündüz vakti atmosfer olmasa gökyüzünün nasıl gözükeceğini gösterebiliyor olması. 
     Yemek arasından sonra  Ünal Ertan Gökyüzünde Hareket sunumunu yapıyor ve dünden bugüne Astronomi tarzı bir dersle karşımızda... Takiyüddin'in III. Murat zamanı (1575) Tophane Rasathanesi'ni kurmasını fakat1577'de geçen kuyruklu yıldız ve 1578 yılındaki Veba salgınından sonra uğursuz sayılıp yıkılmasından bahsediyor bunun üzerine de Sayın Erdal İnönü'nün Üçyüz Yıllık Gecikme adlı kitabını da zikretmeden geçmiyoruz elbette. 
     Bu dersin ardından bir drama çalışması yapmak üzere bahçeye çıkıyoruz ve dünyanın eğikliğinden tutun da Güneş'in dönmesine, Yaz-Kış dönümüne, Boğa-Kova-Terazi gibi yıldız takımlarının yerleştirilmesine kadar her şeyi dramatize etmeye çalışıyoruz ki eğer bir Galileo Elçisi olmaya karar verirsek çocuklara bunları daha etkili biçimde anlatmayı başarabilelim. 
     Soğukta dramamızı yapıp uykumuzu açtıktan sonra tekrar içeriye dönüyoruz mutlu mesut ve Atakan Gürkan hocamızın samimi ders anlatımına bırakıyoruz kendimizi. Gün içindeki en yoğun ders olmayı da başarıyor bu saat, zira kabullenme olan fakat kanuncasına bize yedirilmiş bilgileri düzeltmeye çalışıyor hocamız. Bu derste aldığım notları yazmayı düşündüm fakat bu etkinliğe ev sahipliği yapan hocamız Defne Üçer yapılan sunumları internete koyacağına söz verdiğinden bunların linklerini o ekledikten sonra eklemeye karar verdim.              Dersler sona erdikten sonra Gökyüzü Gözlemi'ne sıra geliyor fakat hava bulutlu olduğu için gözlemimizi Celestia ve Stellarium üzerinden yapmak zorunda kalıyoruz ki değişik diyaloglarla şenleniyoruz. Bunlardan biri Zeynep Avcı'nın "Ay'ı doğduralım" demesi diğeri ise bir arkadaşımızın program hakkında "Mesela Güneş'i görmek istiyoruz, Güneş'i görebileceğimiz konuma gidebiliyor muyuz?" diye sorması üzerine Arif Bayırlı'nın ARA çubuğuna Güneş yazarak Enter'a basmasının ardından "Yerin dibine götürüyor bizi" demesi. Bu dersin slaytı olmadığı için burada verilen "Kadir" bilgisini yazmak istiyorum buraya. Kadir, yıldızların parlaklığını belirtmek üzere Vega referans olarak alınarak oluşturulmuş sistemdir.
      Yazışmalarda okuduğumuz Defne Üçer isminin karşımıza bir asistan olarak çıkmasını beklerken bir hocayla karşılaşmak beni epeyce şaşırttı, Defne Hocanın bizimle bizzat ilgilenmesiyle gururumuz okşanmadı desem yalan olur herhalde. Sabancı Üniversitesi bizi çok iyi ağırladı ayrıca, çok misafirperverler; bizleri memnun etmek için her anlamda ellerinden geleni yaptılar. Bir sonraki toplantıyı iple çekiyorum.



11 Şubat 2011 Cuma

Kayıp Sembol

     Birçoğunuzun okumuş olabileceği bu kitabın kaydını bu kadar ertelediğim için özür dilemek istiyorum öncelikle. Birkaç kişiden duyduğum Dan Brown'ın randımandan düştüğü yolundaki yorumlara katılmıyorum, bence sadece biraz yazım tarzını değiştirmiş. Şöyle ki:

     Eskiden hikayeye, olaya ilk sırayı verip yanında bilgi verirken bu kez bilgi kısmına daha çok ağırlık vermiş. Masonluk hakkında birçok şey öğrenebileceğiniz romanda tıpkı Dan Brown'ın daha önceki kitaplarında yaptığınız gibi her şeye inanmamanızı da tavsiye ederim zira hikaye daha can alıcı olsun diye bazı mitleri de ekleyebiliyor. Eğer olaya odaklı bir okuyucuysanız siz de yazarın eski kitaplarının daha güzel olduğunu söyleyenlerden olacaksınız, "Kitap her şeye rağmen bir şeyler öğretmeli." diyenlerdenseniz bunu daha çok seveceksiniz.

     Yazar Türkiye'ye geldiğinde Güneri Cıvaoğlu'yla yaptığı röportajda ülkemizden çok etkilendiğini ve son kitabında İstanbul'a mutlaka yer vereceğini söylemişti; hayal kırıklığına hazır olun çünkü romanda yer alan İstanbul, Kartal Soğanlı Cezaevi'nden ibaret. Ama belki yeni kitabı İstanbul'da geçer de şehrin hakkını ziyadesiyle verebilir, özellikle Melekler ve Şeytanlar'da okuduğumuz Vatikan'ı aratmayacağını umuyorum o zaman.
     Okurken yaptığım tahminlere gelince, kitabın en büyük sürprizini doğru tahmin ettim fakat siz bana aldırmayın çünkü benim okumadığım polisiye-macera-cinayet tarzı roman çok azdır ve her şeye rağmen gözlerimi pörtleterek şaşkınlıkla okuduğum paragraflardan da bolca var Kayıp Sembol'de.

İçimdeki Katil

Karım, aşığı, kardeşim ve ben...
Orijinal adı Two-Way Split olan kitaba başladığımda bırakmayı düşünmüştüm aslında ki kolay kolay bunu yapacak biri değilimdir fakat kitaplara küsmeyi gerçekten beceremiyorum sanırım ki içimden geçen tüm "Yeter artık küfretmeyin" tarzı cümlelere rağmen devam ettim ve iyi ki de etmişim.
İskoç yazar Allan Guthrie karakterlerinde kullanmaktan çekinmediği kaba konuşmalara rağmen gerçekten çok iyi bir yazar. Özellikle kitabın son sayfalarını nefessiz okudum diyebilirim zira örneğini Türkçe olarak bulmak gerçekten zor. Bu şaşkınlığımın ardından yazar hakkında yaptığım araştırmadan sonra kitabın 2001'de CWA(Crime Writers' Association) Debut Dagger ödülünü aldığını, 2007'de ise Theakston's Old Peculier tarafından yılın cinayet romanı seçildiğini öğrendim. 

Kitabın sırtındaki özeti ve fiyatını görmek için tıklayınız.