29 Ocak 2015 Perşembe

Locke Lamora'nın Yalanları

Ben buraları çok boşlar oldum. 2 kısacık twit atıp da geçiştiriyorum onca zaman süren emekleri. Tamam, işte oturdum yazacağım bu defa:


Seri Adı: Centilmen Piç
Özgün Adı: The Lies of Locke Lamora (Gentleman Bastard)

Yazar Adı: Scott Lynch
Yayınevi: İthaki Yayınları
Vikitap Puanım: 10/10 (Bu puanı verdiğim kitap sayısı bir elimin parmaklarını geçmiyor.)

Bu kitabı TÜYAP Kitap Fuarı'ndan aldım. İthaki fantastik standına sağlam elemanlar seçiyor. Aslında her şey yayın evinin benim gibi nerdleri besleme merakından (God bless) kaynaklanıyor. İthaki olmasa, ruhum açlıktan ölürdü azizim.

Patrick Rothfuss'tan yediğimiz vurgundan sonra uzunca bir süre seri okumamaya niyetliydim; zira bu adamlar da insan, bunlarınki de vücut. Ne kadar seri üretim yapabilirler, gelemiyor devamı azizim, gelemiyor. Mükemmel adamı bekleyen kız kuruları misali mumyalaşıyoruz. Velhasıl kelam, yine dayanamayıp (Yine Patrick'in goodreads'te yazdıkları sağ olsun) kendimi kucağımda bu kitapla kasada dikilirken buldum. (Zaten "yapmayacağım artık" dediğim şeyleri hemencecik yapmasam ölüveririm mazallah)

Kitap öyle fantastik filan dedim de (evet öyle de) ilk zamanlar bir yanlışlık mı var diye düşünmekten pek alıkoyamadım kendimi. Zira sevgili hırsızlarımızın en extraordinary yetenekleri üstün dolandırıcılık yöntemleri. Kitap ilerledikçe ortaya bağlı büyücüler falan çıkıyor ki içimiz rahatlıyor. 

Okurkenki o zihinde canlandırma işinde ben birazcık Ortaçağ Fransa'sından kareler kullandım. Hatta Koku filminden kareler de diyebiliriz. Kirli, pis kokulu , dağınık ve tekinsiz sokaklar... Zenginler her hikayede hep ihtişamlılar, para konuşuyor azizim. İşte böyle bir ortam; Avrupa o noktadan sonra Rönesans'ı patlatmıştı, böyle sahneleri kaçırmam(kaçıramam).

Locke Lamora, kitabın (serinin) adından anlaşılacağı üzere piç. Ama bizimki piçin önde gideni. Şimdi "ne ayıplı konuşuyor bu kadın böyle" dedirtmemek için birazcık bu piç lafından uzaklaşayım diyorum. Adamımız kendine hırsız yaftası yapıştırmış ( keza üstadı da öyle) ama bana sorarsanız ben onu "über dolandırıcı" olarak tanımlarım. Yaşadıkları "dünyada" çalarak geçinen çeteler, bu çetelerin kendi mıntıkaları var. Fakat her çete Capa'ya kazançlarının bir nevi vergisini veriyor. İşte Camorr böyle bir şehir.

Yazar olarak Lynch çok iyi iş çıkarmış. Lafını sakınmadan kullanan, betimlemesinden geri kalmayan, konusunu boğmadan tatlı tatlı anlatan çok ayarında bir adammış. Bundan mütevellit kendisini Vikitap'ta favori yazarlarıma ekleyeceğimdir. Fakat kendisiyle ilgili şöyle bir yorumum da olacak: Shakespeare'in katil yazar ruhundan büyük bir parçayı kendi ruhunda sindirmiş, ardında ceset bırakmaktan hiiiiç çekinmiyor. E adamda bu kadar tork olunca, hikayenin dinamikleri çatır çatır okuyucuyu eziyor derinden. Kimler geldi, kimler geçti adeta... Ağlatayazdın beni kitapsız Scott! (*swh)

Locke Lamora karakteri; ailesini kaybetmiş olsa da kendi hırsız ailesini ciddice kabullenmiş, aşık olmuş ama bi'şeyler olmuş... Ay anlatmayayım daha-spoiler veririm diye pek korktum- okuyunuz efendim. Lamora fantastik bir romanın içinde gerçek bir karakter (bkz.dolandırıcı insan). Zaten ben önermesem de hem Pat hem de George R.R. Martin öneriyor; hadi beni tanımıyosunuz belki, bu adamlara kulak verilmeli.

Demem o ki: Devamının çevirisi yolda olsa da okuyunuz.(bunun çevirisinde de herhangi bir hata dikkatimi çekmedi ki genelde çeviri hatalarından maksimum rahatsız olup bundan sebep çok söylenen o kadınlardanımdır.), hayır asla pişman olmayacaksınız.

11 Haziran 2014 Çarşamba

Incarceron

Aylardır yazmamışım, o kadar çok kitap okudum ki aslında bu zarfta. Sanırım depresif filan olmalıyım bunu yapmak için, ne bileyim havalardan nefret etmeliyim bla bla...



Özgün Adı: Incarceron

Yazar Adı: Catherine Fisher
Yayınevi: Pegasus

Ne kadar büyük bir sci-fi tutkunu olduğumu bilmeyenler de öğrendi sanırım artık. Kitabın kapağını ilk gördüğümde zihnimde uçuşan serbest çağrışıma engel olamadım: Fringe. Arka kapağı da okuduktan sonra almak ben naçizane otostopçunun farzı olup çıkıverdi. Zira diyordu ki: Bu hapishane canlı.

Zannediyorum ki en son söylemem gerekeni en başta söylesem hiç fena olmaz: Sevgili Fisher çok iyi bir fikri heba etmiş. Kurguladığı dünyanın felsefesine inse birazcık çok mükemmel bir başyapıt ortaya koyabilirmiş. Artık aceleye gelmiş de yeterince sosyolojik olay mı inceleyememiş ya da bunu bilerek yapmayıp ergen tayfaya mı hitap etmek istemiş onu bilemiyorum ama bu haliyle çok yavan kalmış. 

Zaten hep derim, belki de hep diyeceğim -evet bir kadın olmama rağmen- şu omurgası sert insanlık çirkin gerçekliklerini (ne zincirledim yalnız burada tamlamayı) tasvir etmeyi kadınlar bi' bıraksın, yapamıyorsunuz sevgili hemcinslerim! (Elbette Christie'yi tenzih ediyorum) 

Tekrar kitaba döner isem, ilk kitap "daha iyisi gelecek" izlenimi yarattığı için okumaya devam ettim - ki zaten Sapphique'yu da aynı siparişle almıştım. Ama ilk kitaptaki o "aşırı şanslı kurtulmalar" devam ettikçe etti. Nedense Incarceron bizzat kaçmaya çalışıp içerideki esirleri alıkoymak adına fırtınalar filan yollarken hep bir çukur, hep bir cep; adeta fırtına kendiliğinden çıkıyormuş da o onları koruyormuş gibi. Benim zihnim öyle über olup da vücudumda bir şeyler gezinse kimse kusura bakmasın da ben onları her türlü ayıklarım. 

Yine ilk kitabın başında bir Çehovvari girizgah var ki Allah Allah! Kimse de dememiş ki: Ablacım bak bunlar Dünyalı; "protokol", ne bileyim "dönem" gibi şeyleri bilmezler, az açıkla; soğutma okuyucuyu, ne dediğini sorgulamasınlar. 100-150 sayfa kadar böyle giderek kendini yarım bıraktırma potansiyeline sahip aslında birazcık. Benim için "Kavgam" müstesna yarım bırakılmış bir kitap arkamda bırakmadığımdan (bkz. obsesif) ilerlemem sıkıntı olmadı o ayrı.

Tüm bu negatif yorumlarımı bir kenara bırakırsam. Derdimiz eğer sürükleyici bir kitap olsun, beni kilitlesin; sosyolojik, psikolojik, felsefi mesajları da kasmayıversin şeklindeyse tam da öyle bir seri olmuş. 

Şöyle ki: Incarceron bir cennet olsun diye tasarlanıp insanların özü buna elvermediği için hapishaneye dönüşmüş tam manasıyla. Yoksa Incarceron en başta adeta Platon'un Devlet'te anlattığı o ütopik mükemmel yönetime sahip (ya da belki ben o felsefi boşluğu bununla doldurmak istedim). Toplumun sıkıntılı bireyleri buraya alınıp düzeltilmek adına deneye başlanmış, bu sırada "Dışarıda" teknoloji fazla ilerlediğinden çok çılgın bir yıkım olduğundan "Dönem" seçilerek bunun dışında kalan her teknoloji yasaklanarak yok edilmiş ya da saklanmış. Yani o yıkıma çözümü böyle bulmuşlar. Herkese bir rol verilmiş ve yolundan çıkmaması yasalarla garantilenmiş. Ne mükemmeliyet(!) 

Dediğim gibi fikir süper ama işleyiş vasat.  Bu kitaptan çok tatlı "din türeyişi", "insan özü", "varlık sorgusu" temalı tartışmalar yaratılabilirdi ama belki de yazar bu entelektüel görevi bize bıraktı. Kim bilir(?)

19 Kasım 2013 Salı

Ölüm Pornosu

     Bazı kitapları yazabilecek adamların sayısı ve isimleri bellidir. Bahsettiği şeylere ve üslubuna bakarsınız, dersiniz ki "Bunu ondan başkası yazamaz". İşte Chuck Palahniuk onlardan biri. Dövüş Klubü gibi filmi yapılmış olmasa da -ki bu onun için oldukça zor bir kitap- onun kadar sansasyonel bir eser olduğu aşikar. O zaman haydi birazcık bahsedeyim:


Özgün Adı: Snuff

Yazar Adı: Chuck Palahniuk
Yayınevi: Ayrıntı

Sayfa sayısı 194 olmasına rağmen bana iki gün gitmiş bir kitap oldu, benim için uzun bir süre aslında. Okurken bahsedilen sahnede olanlardan rahatsız oldum yer yer (ki kolay kolay bu tip hallere düşen bir kadın değilimdir). Başka türlü okuyan var mıdır bilmiyorum(yoktur herhalde) ama ben okuduğumu canlandırırım zihnimde; hani ter kokusu, tuvaletten taşan sidik, boxerla dolaşıp eline yüzüne sos bulaştırarak cips yiyen adamlar, sırası kendine geldiğinde hazır olmayı isteyip de mastürbasyon yapan adamlar, öte yanda kamerada iyi gözükmek istediği için vücudunun her yerini traş etmeye girişmiş adamlar, hiç birine aldırmadan ter kokusu içinde sırasını beklerken porno izleyen adamlar... bunların hepsinin bir arada ve tam 600 kişi olduklarını düşünmek beni rahatsız etti (etmişti). 
     Peki bunca adam neden bekliyor? Yaşı geçkin porno yıldızı Cassie Wright hayatının filmini çekip adını tarihe kazımak istiyor ve tüm bu adamlarla montajsız çoklu-giriş filminde art arda birlikte olacak. Ölmemek için tüm hazırlıklarını (artık ne yapılacaksa) yapmış ama yine de bir hayat sigortası yaptırmış, risk çok büyük. Kimin için diye sorarsanız haklısınız çünkü hiçbir porno yıldızını ailesi kabullenmez. Cassie bir filmin çekimi sırasında gebe kalmış ve evlatlık verdiği bir çocuğu var.
     Orada olanları 4 kişinin perspektifinden okuyoruz. Bay72, Bay137, Bay600 ve Cassie'nin asistanı Sheila. Takdir edersiniz ki bu insanların zihnindeyiz ve olaylara böyle tanık oluyoruz. Bu kitabı bir erkek yazdı, bir erkeğin zihninin en çirkin ve en karışık yerlerine uzanabiliyoruz. Bay'lar anlatırken onların geçmişine ve düşüncelerine giriyoruz. Bay600'ün geçmişiyle Cassie'nin geçmişinde kesişen günler var, beraber anıları (hatırlamak isteyip isemeyecekleri tartışmalı). Bay72 onun çocuğu olduğunu iddia ediyor, annesini kurtarmaya gelmiş dediğine göre ellerinde bir buket beyaz gülle, Bay137 ise Cassie'nin tüm filmlerini ezbere bilip ona aşık olmuş bir adam. Sheila onları organize etmeye çalışırken bir yandan tiksinti bir yandan da bıkkınlık hissediyor. Genç bir kadının gözünden porno endüstrisinin tüm çöplüğüyle birlikte yansıması.
     Kitapta yalnızca porno sektörüyle ilgili şeylerden ya da o an olanlardan bahsedilmiyor.  Birazcık "Bunları biliyor musunuz?" da tadında. Mesela Marilyn Monroe'nun poposunun sallanması için topuklarından birini kısalttığından bahsediliyor. Bunun gibi çok bilinen 20.yy divalarının hayatlarındaki garip denilebilecek şeylerden "Harbiden doğru." vurgusuyla bahsediliyor. Ne bileyim elektrikli vibratörün hayatımıza ütüden ya da elektrikli süpürgeden önce girmesi gibi şeylerden de bahsediliyor mesela...
     Sonu elbette ki tuhaf, Fight Club'ı izlemişseniz sonunda nasıl da namluyu şakağımıza dayadığını hatırlarsınız. Bu o kadar mı tartışılır elbet ama ben Bay72 annesiyle ilişkiye girecek mi diye merakımdan devam etmeden duramadım ama siz bu tip şeylere hazır değilseniz okumayın. Bana sorarsanız her şeye rağmen okuduğuma memnunum.

     Bu kitap yanlış hatırlamıyorsam 18 ülkede yasaklılar listesinde (öyle ya, bir kütüphanede bulunmasını istemezsiniz bunun). Bizim ülkemizde de çevirmeninin başı epeyce ağrımıştı, dava halen sürüyor.  Yine de "yetişkin okuyucular için" ibaresi olsa üstünde hiç fena olmazdı(ismine rağmen evet).

12 Kasım 2013 Salı

22/11/63


     Yüzyıllardır yazmamışım gibi hissediyorum. Böyle hissetmeye de hakkım var sanırım, aylar önce Twitter fenomenlerinden birinin ültimatom verdiği düşünülürse... -yine de o zaman yazmadığıma göre ültimatom olmaktan çıkıyor-
   

Özgün Adı: 11/22/63

Yazar Adı: Stephen King
Yayınevi: Altın Kitaplar

Kennedy suikastının 50. yılına 10 gün kaldığını farkettiğimde yazmak ateşini söndürmek için epey çaba sarfetmem gerekecekti, birçoğunu da sarfettim zaten hal-i hazırda. Fakat o kadar çok komplo teorisi yazılmış, o kadar çok "ölmeseydi" fikriyle kaleme alınmış yazı vardı ki böylesine canlı bir kalemi atlayarak eleştiri yazmamak (naçizane) benim için  içimde büyüyen bir yaraya dönüşürdü. Söz konusu Stephen olduğunda edebiyat dünyasında pek "yazar" olarak anılmak istenmese de benim için akan sular duruyor, benim gibi daha çok insan olduğunun yadsınamaz yansıması olarak bu kadar çok beyaz perdeye aktarıldığını görüyoruz.

     Hani kitaplar vardır ya, açılması için biraz zaman tanımanız gerekir; bu onlardan değil. Daha başlar başlamaz "tavşan deliği"yle tanışıyorsunuz ki çocukluğunuzun hatta yetişkinliğinizin belki de en sarıp sarmalayan hikayesi Alice in Wonderland zihninizde canlanıyor ve kitabı elinizden bırakmanız biraz güç bir uğraşa dönüşüyor. Bendeki durumu 815 sayfalık bu kitabı vapurlarda gezdirmek oldu.

     Aslında bu tavşan deliğinin 1958'e açılan bir kapı olduğunu keşfettikten sonra kitabın asıl can alıcı cümlesi geliyor: Kennedy sağ kalabilir. Ama bunun elbette yanında getireceği birtakım zorlukları var. Lee Oswald tutuklandıktan iki gün sonra Jack Ruby tarafından öldürüldüğü için ifadesi alınamadığından bu işte yalnız olup olmadığını kimse bilemedi, kimse yalnız olduğundan %100 emin değildi ve %2'lik olasılık bile çok büyük bir olasılıktı. Oswald'ın ağzından kurban olduğunu söyleyen kısacık bir cümle çıkmıştı yalnızca, bu kadarı kime yetebilirdi? Erkenden Oswald'ın ortadan kaldırılması belki de tarihin akışını pek de değiştirmeyebilirdi, Kennedy yine de ölebilirdi. Geçmişe yolculuk da öyle pek kolay olamazdı; henüz kullanılmayan deyimler, bestelenmemiş şarkılar, yapılmamış yollar, bahsetmemeniz gereken doğmamış insanlar varken (ya da yokken) ve siz bunları zaten biliyorken ikili bir hayat sürmeliydiniz. Tıpkı kitabın kahramanı gibi, 2011'den gelip her şeyi tarih kitaplarından bilen, ters köşe spor müsabakalarının sonuçlarını bahis oynayıp para kazanmak için kullanmak üzere internetten öğrenmiş lise İngilizce öğretmeni Jacob Epping; Kennedy suikastını engellemek için George Amberson olarak kelebeğin kanatlarını fazla çırpmasına izin vermeden tarihi komple değiştirmek üzere 1958'de ve 1963'ün sonuna kadar orada yaşamak zorunda. Kolay mı? Hayır, asla!

     Peki Kennedy'yi kurtarmanın sonucu ne olurdu? Bunun bedelini kimler, ne şekilde öderdi? Kennedy'ye isabet eden kurşun da ıskalasaydı günümüz ne kadar değişirdi, biz nasıl etkilenirdik? Bu soruların cevaplarını Stephen King ayarında alacağınız soluksuz bir kitap olmuş.

     "Yazar bize neler sunmuş?" sorusunun cevabına geldiğimizde sonsözünde kendisinin de bahsettiği üzere tarihin akışına çok müdahalede bulunmamış, hatta birçok adres bile doğru. Hikayesine uysun diye bazı tarihleri değiştirmiş ki onu da üç hafta kadar öne aldığını söylüyor. Bu gerçeklik konusunda epey çaba sarfettiği de aşikar, çok da yardım almış; bu konuda hakkını vermeli, sürükleyici şekilde dönemin Amerika'sını ve Kennedy olaylarını öğrenmek için bir kaynak olamasa da entelektüel sohbetlerde kullanılabilecek türden. Karakterin başına gelenler; yeni hayatındaki işi, ilişkileri, kadınlara bakış ve yaklaşım biçimleri, insanların ona davranış biçimleri, endişeleri, karşılıklı korkuları... hepsi yeterince romantik, yeterince aptalca, yeterince ilkel, yeterince teknolojik ama fazlasıyla macera dolu. 

     Sonu mu? Stephen'dan beklenecek türden...

 


İlk fotoğrafı bizzat çektim, hemen üstteki ise starburstmagazine.com'dan.

6 Haziran 2012 Çarşamba

Istanbul Efendisi*

*Istanbul Efendisi: TDK sözlüğünde "Genellikle Istanbul'da oturan kibar, saygılı, alçakgönüllü, olgun, çelebi ve yardımsever kimse" tanımıyla geçen bu tabir, Osmanlı'da bugünkü karşılığıyla; hakim, belediye başkanı hatta valinin yetkilerine sahip olan Istanbul Kadısı'nın unvanıdır.

Bu oyun şimdilerde asla bir arada düşünemediğimiz "şeylerin" bir zamanlar hep birlikte ve uyum içinde olduğunu gördüğünüz bir oyun. Bu oyun, sevgili Engin Alkan'ın Doğu ve Batı'nın yakalarını bir araya getirdiği bir oyun. Bu oyun, kendinizi Tim Burton filmindeymişsinizcesine Osmanlı kokularını içinize çektiğiniz bir oyun. Bu oyun, kadınların pompadour topuklar üzerinde şalvarlarıyla Hıdırellez ateşinden atladığı bir oyun. Bu oyun, Osmanlı ezgilerinin her demden kulaklarınıza ikram edildiği bir oyun. Dolayısıyla manevi bir ziyafete hazır olun, belki de asla nereden geldiğini düşünmediğiniz bazı deyimleri "hıııııııııııııııııı!" diyerek birdenbire unutmamacasına öğrenebilirsiniz. Bir de insanların, başka insanların fanatizm haline getirdikleri bazı inançlarının nasıl da kendi amaçlarına uygun şekilde kullanabileceğini Musahipzade Celal'in hicivli kaleminden izleyeceksiniz. Ah o cinler, ah o periler, ah o bağlanan yıldızlar...


Ben bu oyunu ikinci kez izledim, yine olsa yine giderim. Zaten beni bilenler bilir ki yönetenin Engin Alkan ya da oynayanlardan birinin Mert Turak olduğunu okuduğumda oyunun içeriğine hiç bakmadan bilet alan bir insanım. Öylesine güvenirim o isimlere. 

Cemil Topuzlu'ya ulaştığımızda oyunun başlamasına yarım saatten fazla olmasına karşılık daha o zamandan bir mahşer yerine dönmüştü kapıların önü. Her ne kadar bu insanların tepki olarak tiyatroya akın ettiğini düşündürecek ya da dillendirecek olmaya müsait olsa da bugüne kadar olan deneyimlerime dayanarak söylüyorum ki: "Asla öyle değil, tiyatrolar bu ülkede hep kapalı gişe oynar. Hatta o biletler en az iki hafta öncesinden biter." 

Mekanımız isminden de anlaşılacağı gibi Istanbul. Oyun Istanbul Efendisi'nin okuma-yazma bilmeyen kızı Esma Hanım'ın (Derya Çetinel) bir tütün tüccarının oğlu Safi Çelebi'ye (Ümit Taşdöğen) mendil atmasıyla başlar. Güzel hanıma abayı yakan Çelebi ise kendini esirci Çengi Afet'in eteğinde "Derdime bir çare" diye yalvarırken bulunca entrikalar başlıyor. Çengi Afet'i canlandıran Sevil Akı sahnedeki cilveleriyle "kadın!" dedirtmeyi başarıyor ve karakterin kurnazlığı da ayrıca göz dolduruyor. Ama benim oturduğum yerde katıla katıla gülmeme en ama en çok sebep olan sahne; aklı kıt bilinen Molla İrfan'ın (Çağlar Çorumlu) yıldızları kutsal kabul edip burçlar kitabını öpecek kadar değer veren babası Savleti Efendi (Engin Alkan) tarafından bu konuda sınava tabi tutulurken arkada Menteş Ağa'nın (Zafer Kırşan) verdiği kopyaları uzunca bir süre anlayamayıp, onu sesli taklit etmesi sırasındaydı. 

Müzikli oyun olduğundan bahsetmiştim zaten, ki bir de Müzikal Geceler bünyesinde de izleme fırsatı buldum, geçen yıl bilet bulamayıp mahrum kalmıştım. Velhasıl, beni bu konuda en çok tatmin eden şarkılardan biri üç ayrı dilde söylenen "Kalenin Bedenleri" oldu. "Osmanlı" demiştik ya... Ama keşke Ümit Taşdöğen daha çok şarkı söyleseydi, o nasıl pamuk sesti öyle...

Çok fazla bahsedip sürprizlerini kaçırmaktan korktuğumdan burda sona erdiriyorum yazımı. Oyunun sonunda tüm Cemil Topuzlu ayaktaydı ve avuçlarımızı patlatırcasına alkışlıyorduk. Oyunun içinde en çok alkış alan replik ise Engin Alkan'ın dudaklarından döküldü: Şiddet yok! Sanata mani olmayın! Bırakın çalsın! Ve takdir edersiniz ki bu replik yeni değildi, yıllardır her hafta zikrediliyordu sahnede. 



Kısacası bu oyuna bilet bulabilirseniz gidiniz, gidiniz, gidiniz... 

Mani olmaya çalışanlara cevabınız da "Sus!muyoruz" olsun.

Bu oyun ve dönemiyle ilgili daha geniş ayrıntı burada yer almaktadır. Oyundaki şarkılara, deyimlere resimlere vs. ulaşabilirsiniz.



İlk 2 fotoğrafı aldığım konum: http://www.dizifilm.com/forum/showthread.php?t=77801
Hemen sol-üstteki foto ise  @AycanArik isimli twitter kullanıcısından.

Ayrıca bu oyunu Müzikal Geceler'de görmemi sağlayan Nijad Bilge Ülgen'e teşekkürü borç bilirim. :)

18 Şubat 2012 Cumartesi

Deja Vu


TÜYAP Kitap Fuarı'ndan aldığım kitapları okumaya başladım, geçen yılkilerden ancak sıra gelebildi. Sömestr tatilinde gözlerimdeki çapaklarla, henüz yüzümü yıkamamışken yastığımdan uzanıvermeme sebep olan kitaptan başlayacağım: Deja Vu.


Özgün Adı: The King of Lies

Yazar: John Hart
Yayınevi: Koridor 

Ben sayısal bilimlerin içindeyim yıllardır, sosyal kavramları "beşer" diyerek yer yer küçümseyebiliyorum fakat gerçekten saygı duyduğum bir şey ise Hukuk. Söz konusu hikaye ölü bulunmuş avukat bir babanın avukat oğlunun hayatının "Bundan sonra ne olacağım?" evresi; fakat avukatımız Work için bu periyot sağlıklı bir insandaki gibi üniversite sonrası ya da sırasında babasının desteği sayesinde-belki yüzünden-ertelenmiş ve artık orta yaşlı olan kahramanımız kendini bulma, hayat felsefesini oturtma, gözlerini açıp ufka bakma eylemlerini ancak gerçekleştirecek; bir de bunların yanında babasının failini bulmaya çalışırken aynı zamanda zanlı şüphesinden kurtulmaya çalışacak.
     Ben erkek yazarların erkek baş kahramanlar yaratması taraftarıyım, çünkü kadınları çoğu çok plastik tasvir ediyorlar. Bir kadın olarak kendimi çok tuhaf hissetmeme sebep oluyorlar. Hart, Work'ü anlatırken ve ona bir hayat yazarken tam bir erkek yalınlığı elde etmeyi başarmış, ona annesini çok seven ama babasını rol model almaya subminal olarak itilmiş çocuk karakterini çok iyi oturtmuş. Buna karşılık karısını değişken bir sosyal aktrist olarak betimlemiş ama metresini neredeyse tam bir "zambak" olarak atamış. Bunun sebebi alışılagelmişin dışında ya da genel tanımların dışına çıkmak istemesi midir bilinmez ama aslında kadınlar iyi ya da kötü olarak ayrılamayan yaratıklardır. Çünkü her kadın içinde annelik ve bunu tamamlayan o koruma içgüdüsüyle birlikte vahşilik hatta bazen zalimlik barındırır.
     Kitaba "Kitap İnceleme" dersinde öğrendiğim ince detaylarla bakmadım zira bu şekilde baksam yazı tipini bile eleştirmem gerekirdi. Çeviri konusunda birkaç sıkıntı olmasına rağmen genelinde çok yormayan bir dil olmuş. Fakat bunların yanında John Hart'a turnikenin ne olup ne olmadığını anlatmak isterdim, çünkü sevgili yazarımız ayakkabı bağcığıyla önkola yapılan bir turrnikeden sonra bu toplar damarın akışı durdurularak "önlenmiş" kan kaybının insanı kurtarabildiğinden bahsederken bir de bu elde de hiç kalıcı hasar kalmamış.
Fakat uzun lafın kısası, romana genel olarak bakıldığında aslında çok güzel olmuş; okuyunuz... Ortada ölü ama dominant bir baba var, evvelce kaybedilmiş resesif bir anne var, kocası tarafından aldatılıp defalarca intihara teşebbüs etmiş kız kardeş ve onun geçmişi bilinmeyen yeni kız arkadaşı var, 40 milyonluk bir miras var, işinde başarılı babanın düşmanları var. Yani maktülümüz Ezra'nın ölmesini isteyen çok kişi var. Peki bunlardan hangisi katil? Hayır uşak değil, o yüzden öneriyorum. Benim kitaplar konusundaki obsesif tavrımı bilenler olarak kütüphaneme de beklerim :)

24 Ocak 2012 Salı

Tarla Kuşuydu Juliet

Bu yazıyı bir Starbucks fişinde yazılı buldum, muhtemelen bir esinti halinde bir dersin ortasında darlanmışken karaladım. Üzerindeki kurşun kalem dağılmış biraz, yamayarak ekliyorum:

Montegue ve Capulet'lerin bahtsız çocuklarının tedavisiz aşklarını hepimiz biliriz. Peki bir şey olsaydı; mesela Juliet Romeo kendini öldürmeden evvel gözlerini açsaydı durum ne olurdu? Bu oyun işte bunun cevabını veriyor. Engin Alkan göbekli bir Romeo olarak karşımızda.
   Daha oyun başlamadan salona kuruluyorum, "İyi ki erken gelmişim." dedirten oyunlardan bu. Bir bakıyorum ki artık orta yaşlı derken tereddüt etmeyeceğimiz Romeo ve Juliet makarna yapmaya başlıyor. Hamur yoğuruluyor, açılıp kesiliyor ve salıveriliyor sıcak suyun içine. Salon daha oyun başlarken buram buram taze makarna kokmaya başlıyor; o yüzden aç gitmemenizi şiddetle öneririm.
     Derken oyun başlıyor, Romeo bulaşıkları yıkarken o büyük efsane aşkın her günün klişe evliliklerine dönüştüğünü görüyorsunuz. Madame Capulet'in ne menem bir kaynana olduğundan şikayet eden aşığımız bir yandan da sevgili karısından kendisine verdiği hayat standartlarından ve hizmetçisinin olmamasından şikayet edişini dinliyor. Biz izlerken kavga büyüyor ve gürültü artınca Shakespeare daha da büyük bir gürültüyle hortlayıp geliveriyor. Kemiklerinin sızım sızım sızlamasından kendi şiirsel lisanıyla yakınan şairimizi susturmak isteyen "aşıklar" yalancıktan iyi geçiniyor havasına bürünüyorlar.
     Oyundan çok fazla detay vermek istemiyorum ama doğmuş kızlarının asiliği ve birçok ergende görülen evden kaçma eğilimini yazarımızı kullanarak gerçekleştirmek istemesini siz görseniz de maalesef William çok farklı duygular içinde, tabi ki bir romantikten beklenecek şekilde.
     Oyunda Juliet'in dadısı ve aşıkları evlendiren pederle de karşılaşıyoruz. Dadı artık Madame Capulet'in bakımıyla ilgilenmekte ama Juliet'in ilk gençliğini hatırlayıp Alzeihmer'dan muzdarip zihniyle bunları anlatmaktan da geri kalmıyor. Garip bir şekilde pederde de aynı sorun var ve Juliet'in günah çıkarma sahnesinde bu sebepten çok sağlam potlar kırıyor.
   İkinci perde de Willie arkamızdan çıkıveriyor ve bizimle konuşmaya başlıyor. Oyunu beğenip beğenmediğimizi sorup, bunun kendi eseri olmadığını da hatırlatıyor fakat buna rağmen beğendiğini söyleyenleri zevksizlikle suçlamaktan alıkoyamıyor kendini. Bu interaktif kısımdan sonra apayrı duygular içinde bulup "o gece öten kuş"un ne olduğu tartışmasına bırakıyoruz kendimizi.
       Engin Alkan hem Romeo hem de peder rolünde buna karşılık Sevinç Erbulak da dadı ve Juliet. Shakespeare rolünde ise Çağlar Çorumlu tam manasıyla döktürüyor.
      Ara ara baterinin, gitarın, klavyenin başında şarkılar söyleyen sanatçılar (malum müzikli oyun) ayrıca mest etmeyi başarıyor.
     Orijinal metinden dem mi sordunuz? Kuşu nasıl hatırlamaya çalışıyorlardı sanıyorsunuz(?) Aslında Willie de yazdığı metni ezberden okuyup "Kuş demişim işte" dedikten sonra iş başa düştü ama olsun, Shakespeare'in başka eserlerinden de aromalar koklatan oyunu ben üç kez izledim. Yine olsa tereddütsüz giderim. Kaçırmayınız...